Bağnaz Birkenbinolangiller

bağnaz birkenbinolangiller

Geçen gün büyük bir alışveriş merkezinde küçük bir sinek hızla yok sandığı pencere camına çarptı ve süzülerek yere düştü. Çarpmanın etkisiyle kırılan sağ kanadı düşerken gövdesinin altında kalmıştı. Sağlam olan kanadıyla uçmak için çabaladıkça sanki bir ucu yere sabitlenmiş pergel gibi kendi etrafında dönüyordu. Tesadüfen olayı gören adam sineğe güldü, alaycı bir sesle öküz(!) dedi ve yaklaşarak üzerine doğru eğildi. Adamın yüzü kendinden zayıf birini aşağılamanın verdiği keyifle garip bir şekle girmişti. Yüz hatları belirginleşmiş, dudak kenarları hafif aşağı sarkmış, gözlerini devire devire yerdeki zavallıya bakıyordu. Bir süre izledikten sonra içi acır gibi oldu, insani(!) bir hisle yerde savunmasız yatan sineğin daha fazla acı çekmesine gönlü razı olmadı. Esmer eliyle saçsız başını kaşırken, bir yandan da çevresini kontrol etti. Etrafın sakin olduğuna kanaat getirince 41 numara olan ayakkabısının ucuyla bir iki oynadı onunla, sağa sola çevirdi, ileri geri yuvarladı. Sinek sağlam olan kanadını kurtarmak için hala inatla çırpıyordu ki sert bir ökçe umutlarının üzerine iniverdi.
Takk!
Kanla karışık renksiz bir sıvı işlemeli mermerin üzerine sıvandı.
Adam onu yok ettiğinden emin olduktan sonra ayakkabısının altını birkaç kez yere sürttü, ezilmesinler diye küçük sinek parçalarını duvar dibine itti.
“Ben olmasam sabaha kadar dönerdi burada.”
Zemindeki yer yer silik, koyu kırmızı kan izi insanın doğada bırakmış olduğu imzasıydı.
Çok geçmedi aynı adam yine aynı alışveriş merkezinde bir mağazanın önünde durup, dışarıdan satılık saatlere bakarken vitrin camına başını vurdu.
Ah(!) sesini duyup adama ‘öküz’ diyerek çirkinleşmeyelim.
Varmak istediğim nokta şu; yaratılmış olmak hata yapmayı gerektirir, hatanın ise ardında hep eleştiri vardır, ayrı düşünemeyiz. Yazık ki bugün hatası olana hakaret etmek eleştirinin ağır bir alt başlığı olarak algılanıyor. Bütün bir insan güruhu olarak kronikleşmiş üslup bunalımı yaşıyoruz.
Üslup kişiye içini gösteren kocaman bir aynadır. Şu zamanda (her devrin insanı için bu zaman doğrunun eğriye büküldüğü, erdemini yitirdiği, hor görüldüğü bir zamandır ve herkes bunu kendi dönemine has zanneder, hâlbuki yok öyle bir şey, insan hep insan) kendini tartmanın en güvenilir yolu belki de bu ayna. Eğer hakaret etmek de sözüm ona bir eleştiri üslubuysa o zaman
buyursunlar,
kendilerine çevirsinler
ve savursunlar
bakalım bu aynaya içlerinden, dillerinden dökülen o kirli sözleri (çoğu yapamaz bunu, korkaktır onlar, en çok da kendi hallerini görmekten korkarlar).
O vakit küçücük yansımaları dahi yakar canlarını, acıtır paslı gönüllerini. Kendilerine dönene dek ne yaptığının farkında bile değildir çoğu, okun ucu kime saplandı, ne kadar derin bir yara açtı, düşünmezler. Öküz dedi Z’ye basa basa, güldü, eğlendi, bitti onun için. An geldi, geçti, izi hep baki.
Her şeye rağmen her türlü hakareti fütursuzca etrafına kusanlar aldıkları doğal tepkiye karşılık karşılarındakine ‘eleştiriye tahammülün yok’ yaftasını yapıştırıveriyorlar. Haliyle bugün insanlar eleştiri deyince korkup kaçar oldular. Nasıl kaçmasınlar, beğenerek alkışlamanın da bir eleştiri olduğunu birçoğumuz unuttuk. Özünde unuttuğumuz; bir şeyleri beğenmek, takdir etmek, hakkını vermek. Bazı cümleler vardır, sebepsiz ağır gelir insanın diline. Güzeli söylemek zordur, kolay olan kötülemek, yaftalamak, çirkinleştirmek. İşin garibi bunu üslup edinenler, yaşam biçimi haline getirenler var. Ve geride kalan bizler, sizler hergüzeldebireksikarayangilleri entellektüelyaşayangillerle karıştırıyoruz.
Velhasıl eleştirinin kötü söze duhulünü vacip ettik. Her düşüşün ardından bir ‘öküz’ bekliyoruz. Çünkü hep bunu gördük, böyle duyduk, bilinçaltımıza böyle yerleşti. Dikkat edin bu durumun da sorumlusu televizyonlarda seviyesi gittikçe düşen tartışma programları. Baktığınız zaman sanki bir spor müsabakası havasındalar; insanlar birbirlerine nasıl da sarıyorlar oralarda, bağıran bağırana, hakaretlerin sonu yok, kalemler, telefonlar havada uçuşuyor, tam bir curcuna. İnsanlar birbirlerinden hıncını alıp şöyle bir geriye yaslanınca sunucunun sakin sesi duyuluyor; arkadaşlar eleştirinin dozunu kaçırmayalım. Sanki yaptıkları şeyin adı eleştiri. Oysaki eleştirmek zekâ gerektirir ve zeki insan hakaret etmez. Aksi zaten mantık dışıdır. Mantık ilmi için derler ki ona riayet, zihni fikirdeki hatadan korur. Haliyle yargılamak da bu çemberin içindedir. Hal böyleyken (yanlış da olsa hepimiz mantıklı olduğumuzu iddia ederken) bu ilme vakıf olmak eleştiriyi de bu minval üzere yapmayı gerektirir.
Aslında en büyük problem ferasetten yoksun insanların kendi doğrularını putlaştırıp karşılarındakini ezme, sindirme gayreti içine girmeleri ve bunu belirli bir program çerçevesinde, adına eleştiri diyerek gerçekleştirmeleridir. Amaçları uğruna hizmet eden bu insanlar darbeyi asıl bu milletin eleştiri kültürüne vuruyorlar, çoğu farkında değil. Bilinçli ya da bilinçsiz, kendi davalarını savunurken hasımlarının değil, bu kültürün temelini dinamitliyorlar. Bu yıkıcı ordunun kumandanları ise siyasi parti liderleri. Ayrım yapmıyorum, bir bakın rakiplerini eleştirme(!) tarzlarına. Ne eksikleri var az önce bahsettiğimiz gazetecilerden? Aksine fazlaları var, çünkü onlar aynı zamanda kitle önderleri ve kendilerini taklit eden binlercesi var bugün bu ülkede. Sizce de üsluplarına çok daha fazla dikkat etmeleri gerekmez mi(ydi)?
Karşıdaki ile konuşmak, anlamak, konumlandırmak ve buna uygun tavır almak insanın doğasıyken, hilkatinin aksine peşin bir fikirle ona karşı gardını alıp eleştiri kılıfıyla savaş açmak bugünün modası ve sanırım asıl bağnazlık da bu.

Bazen Aşure Gibidir Yazılanlar

Hayat.

İnsanlar.

Roller ve bazenler.

Hepimizin bazenleri vardır yaşam kıyılarında ve bazenlerin çoğaldığı anlar.

Bazen canın çok sıkılır mesela.

Bazen insanlar seni anlamaz. Zaten ne zaman anladılar ki yahut ne kadar doğru? Anladılarsa eğer gereksiz söylemlerde bulundular. İhtiyacın olanın sadece yanında olmak olduğunu fark edemediler ve sadece seni dinleme görevini üstlenemediler. Ne yazık!

Bazense yakın tarihli bir sınavın oldu, gecelerini sana sormadan kâbuslarla pay eden, yıllardır veremediğin. Sınavı da geçtim, bazen okula dahi gitmek istemez canın, yolunun güzel gökyüzüne yoldaş olması bir şey ifade etmez senin için, gökyüzüne gözlerini dahi açmak istemediğinden. Uyuyayım, uyuyalım ister insan. On yıl, yüz yıl. Sonraaa. Sonrası sadece masallarda oluyor. Çok pembemsi.

***

Şimdilerde altmış ayrı dünyanın içinde altmış birinci dünya rolünü sergilemekteyim. Şu daracık mekâna bu kadar “ayrılık” nasıl sığıyor anlamış değilim. İşte zorunluluk, işte sistem! Hiç girmeyelim…

Zaten aklım ne bunlarda ne de şu havada uçuşan sayılar, üç-dört- beş köşeli şekiller, yatay ve dikey çizgilerde değil. Lakin endişeliyim. Birazdan şuracığa gelip, kocaman elleriyle sırtıma Sevgili Pisagor dokunacak ve “Evlat! Senin yaşlarındayken  ben sadece Pisagor’dum ama bunları önemseyerek senin bildiğin Pisagor oldum. Aklını başına topla.” diyecek diye. “Kusura bakma Sevgili Pisagor, ben kelimelerle, sayılarla olan ilişkimden daha mutluyum! Ayrıca senin de söylediğin gibi ‘Çok şey bilme akıllı olmayı öğretmez’…”  Kendi silahıyla vurulan Pisagor usulca ayrılacak yanı başımdan, şu sağımdaki dar pencereden.

***

Şu pencereler ve gri gökyüzü. Çocukken sonbaharın griye âşık olduğunu düşünürdüm. Evet öyle. Aralarında anlaşılmaz bir çekim var. Sanki Kasım da onların günahının meyvesi gibi. Kasımda aşklar bu yüzden böyle olmalı. Daha çekici, daha kışkırtıcı. Havanın erken kararması mubah sayıyor bir köşede işlenen günahları. Sonra yağmur, yağmur. Islak kaldırımlar ve birbirine karışmış sürüklenip giden çer çöp. Yağmurla beraber yıkanan binalar, sokaklar, caddeler, toprak, biz (nefesimiz, içimiz…). Kendi kendini vaftiz ediyor gökyüzü lakin hüznün yakasına yapıştığından habersiz.

***

Bu yazı çok ondan, bundan oldu. Aşure gibi. Besin değeri de tartışılır. Tüm bunlar bir kenara hüzün demişken son cümlede aklıma gelmeden edemedi Turgut Uyar. Son söz onun.

                                                                                 H.A./ Kasım 2012

Yükselen Ekonominin Mimarları Tacir ve İhracatçılar

Günümüz globalleşen dünyası ile birlikte ticaret kavramı da, tacir kavramı da eskiden olduğu konjonktürün dışına çıkmıştır. Eskiden çok zor olarak görülen ticaret, artık sürekli olarak değişen ve gelişen teknolojinin de yardımıyla kolay bir hal almış ve ticaret kavramını “uluslar arası” kelimesinden ayrı görmek neredeyse imkânsız bir hal almaya başlamıştır. Artık Türkiye de dış borç sıkıntısından kurtulup dünyaya açılmaya başlamış, cari açığı minimuma indirgeme politikalarıyla birlikte işadamlarına büyük olanaklar sağlanmıştır. Kurumsal firmalarımız her geçen gün ciro ve karlarını artırırken, bir dünya markası olma yolundaki hedeflerini de yavaş yavaş gerçekleştirmektedirler. Son yıllarda ihracatta olan gözle görülür şekildeki artış, hem devletin, hem de ülkemizdeki ihracatçı ve tacirlerin azim ve isteklerini gözler önüne sermektedir.

İhracatçı tacirlerin hayatımızda büyük bir etken oluşturduğu muhakkaktır. Çünkü şu an bile kullanmakta olduğumuz cep telefonu, bilgisayar, tekstil ürünleri ve daha birçok ürün ya yurt dışından ithal edilmektedir, ya bizim tarafımızdan diğer ülkelere ihraç edilmektedir. Peki günümüz modern dünyasının mimarları olan tacirleri, bu sıfatı kazanırken ne gibi şartlar ve yükümlülükler beklemektedir?

Türk Ticaret Kanunu’na göre ‘ticari işletme’; iktisadi faaliyetlerini devamlı ve bağımsız bir şekilde yürüten ve esnaf işletmeleri için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedefleyen işletmedir. Yine aynı kanuna göre, bir ticari işletmeyi kısmen dahi olsa kendi nam ve hesabına işleten kişiye ‘tacir’ denilmektedir. Bir kişinin tacir olması için bazı şartları taşıması gerekmektedir. Bunlar; bir ticari işletmenin var olması, ticari işletmenin işletilmesi ve bu ticari işletmenin kısmen dahi olsa kendi adına işletilmesi olarak sıralanabilir.

Türk Ticaret Kanunu’na göre tacirin 2 çeşit sorumluluğu vardır. Bunlar birinci ve ikinci derece olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci derece sorumluluklar;

  • İflasa tabi olmak,
  • Ticaret ünvanı seçmek ve kullanmak,
  • Ticaret siciline kayıt olmak,
  • Ticaret defterleri tutmak.

İkinci derece sorumluluklar ise;

  • Basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek,
  • İhbar ve ihtarlara belirli şekillerde uymak,
  • Fatura ve makbuz verme mecburiyeti
  • Her çeşit borçlarının ticari sayılması
  • Ücret , faiz ve cezanın indirilmesini isteyememek

Tacirlerin genel sorumluluk ve hakları dışında çeşitli kamu kurumlarına karşı yükümlülükleri bulunmaktadır.Bunları dört kısma ayırabiliriz;

Maliyeye Karşı Yükümlülükler

  • İşe başlama bildirimi,
  • İşi bırakma bildirimi
  • İş ve konu değişikliği bildirimi,
  • Defter tutma yükümlülüğü,
  • Beyanname verme yükümlülüğü
  • Vergi levhası asma yükümlülüğü,
  • Ödeme kaydedici cihaz kullanma yükümlülüğü,
  • Vergi karnesi alma yükümlülüğü,
  • Katma değer vergisi yükümlülüğü,
  • Stopaj yükümlülüğü,

Sosyal Sigortalar Kurumuna Karşı Yükümlülükler

  • İş yeri bildirgesi
  • Sigortalı işe giriş bildirgesi
  • Aylık sigorta prim bildirgesi
  • Dört aylık sigorta prim bildirgesi

Bağ-Kur’a Karşı Yükümlülükler

  • Bağ-Kur giriş bildirgesi
  • Bağ-Kur basamak seçimi
  • Basamak yükseltmek.

Diğer Kurum ve Kuruluşlara Karşı Yükümlülükler

Belediyelere Karşı Yükümlülükler: İlan ve Reklam Vergisi, Eğlence Vergisi, Haberleşme Vergisi, Elektrik ve Doğal Gaz Tüketim Vergisi ve tatil günlerinde Çalışma Ruhsatı Harcı adı altında vergi alınmaktadır.
Ticaret Siciline Karşı Yükümlülükler: Tacirler ticaret siciline kayıt olmak zorundadırlar.
Meslek Kuruluşlarına Karşı Yükümlülükler: Doktorlar tabipler odasına, avukatlar baroya, esnaf ve sanatkârlar esnaf derneklerine kaydolmak zorundadırlar.

Bir kişinin tacir olabilmesi için gerekli şartlar ve kurallar bunlardır. Bir malın, yürürlükteki ihracat mevzuatı ile gümrük mevzuatına uygun şekilde Türkiye gümrük bölgesi dışına veya serbest bölgelere çıkarılmasını veyahut müsteşarlıkça ihracat olarak kabul edilecek sair çıkış ve işlemleri ise ihracat olarak adlandırılmaktadır. Peki, ihracatçı nasıl olunur?

İhracat işlemini gerçekleştirenler ihracatçı olarak nitelendirilmektedirler. İhracatçı olmak ise çok zor değildir. Tacir olmaya nazaran ihracatçı olmak için herhangi bir belge veya izin sertifikası sahibi olmak gerekmemektedir. İhraç edilecek ürünle ilgili ihracatçı birliğine (İhraç edeceği ürüne göre, Türkiye’de 22 madde birliği bazında örgütlenmiş 58 ihracatçı birliğinden birine üye olduğunda ihracatçı niteliği kazanmış olur ve ihracat yapabilir.) üye olmaları gerekmektedir.

Bu çerçevede ihracat yapmak için İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği’ne üye olmak isteyenlerden, Ticaret Sicil Gazetesi ve tek vergi numarası sahibi olduğunu tevsik eden belgeler ve noterden tasdikli imza sirküleri istenmektedir. Üyelik işlemini gerçekleştirenler İhracat Yönetmeliği ve Uygulama Tebliğleri’ne uygun olarak ihracatlarını gerçekleştirmektedir.

Gürkan MUGANLI

MELİKŞAH ÜNİVERSİTESİ

Uluslararası Ticaret ve Lojistik Kulübü

Yönetim Kurulu Başkanı

Umut Kendini Öldürdü

gri bir bulantı gelecek.
karmaşa, kaos en büyük plan,
o an
hitler bile hayal edemeyecek tek bir ırk
ışıltılı karanlık denizin dibidir.
bir deniz kaplumbağası
101 yumurta bıraksa da
1 umut yeşermeyecek
köklerin sahip olduğu toprakta.
ben Eflatun’un varislerinden
Büyük İskender’ in sahip olmadığı tek duyguyum.
umut ölüyor.

zafer noktası acıdır.
gücün zirvesi yalnızlığını hapis eder kare küplere
anıların düşmanlarını sunar sana
yol tektir.
zaman ise içine hapis yattığımız pusu
bir gün, Venüs’ün ışıltısına kapılıp dalgacıklarda süzülebilirsin
tarihin fark edemediği yandaşlar
zaferinde boğulsun bırak.
bazen Tibet efsanelerine kavuşmak
belki de oturduğun koltuğa yaslanabilmektir
umut sen ölünce ölür.