Mevsim Normalleri

Ve ben ağlamak istiyorum.

Dünyadaki bütün sesler sussun ve kesilsin bütün konuşmalar. Özellikle siz mutlular, lütfen kendi rızanızla inin yeraltı zindanlarına. Bir de sizinle uğraşamayacağım.

Odalar dolusu ağlamak istiyorum, satırlar dolusu hıçkırmak. Bütün kirleri dünyanın, gözlerimden aksın. Aksın ve kalmasın. Yol kenarlarında mazgallardan inip, derinlerde kayıplara karışsın.

İstiyorum ki bu gözlerim bu başıma neler açtıysa, hepsi tek kalemde sular altında kalsın.

Tufanlar alsın o küçük hayal dünyalarımızı istiyorum. Öyle bir ağlamak ki, açılsın sürgüleri en saklı sırların. Öyle bir ağlamak ki, sağlam kalmasın bastırılmış hiçbir duygunun bendi.

Her şey, her duygu parçası yolunu bulsun, aksın. İnsan kalbinde iz bırakmış hiçbir şey, en ufak bir his kalmasın ki ortalığa saçılmamış olsun. Olanca saflığımızla, o en yalın halimizle bakalım gözlerimizle. Yaşanmamış, yaşanamamış, ertelenmiş, yarım bırakılmış, saklanmış, yarınlara umulmuş, hayal edilmiş, kurdelelerle ağaçlara bağlanmış ne varsa, hepsi, ama hepsi bir bir çıksın ortaya. Çünkü en yakışmayan insana, sırlar. Çünkü sırlar, insanı un ufak ediyor.

Leyla ile Mecnun

Hatırlıyorum da 2011 yılının başlarıydı, televizyonda zap yaparken bikaç defa denk gelmiştim tanıtımlarına. Açıkcası ilk bakışda Leyla ile Mecnun’u duyunca eski bir aşk efsanesi geliyor akla, bu sebeple hiç tanıtımlarına bakmak bile istemedim. Her zamanki gibi saçma bir şekilde anlatılmıştır bu aşk hikayeside diye düşündüm. Ki bu şekilde düşünen yalnız ben değilmişim, bir röpörtajda dizide mecnun karakterini canlandıran Ali ATAY’ın şu sözlerini duyunca düşüncelerimde yalnız olmadığımı anladım: dizinin ismini ilk duyduğumda klasik bir leyla ile mecnun bekledim ,ama senaryoyu okudukca bu projede olmam gerek dedim. Anlıyacağınız böyle bir ön yargıyla yaklaştım ilk başlarda diziye ancak bir gün bir arkadaşımın ‘Leyla ile Mecnun diye bir dizi varmış, herkesden duyuyorum’ demesiyle izlemeye başladığım dizi her bölümünde adeta beni alıp başka diyarlara götürüyor.

Çok sıkıcı bir başlangıç oldu aslında, böyle bir başlık altında bunu nasıl becerebildim onuda bilmiyorum ama size diziden ve eğer izlemiyorsanız neler kaçırdığınızdan bahsetmek istiyorum biraz.

Öncelikle diziyi kimin yaptığından, kimlerin oynadığından bahsedeyim biraz. Dizi Burak Aksak’ın senaryosunu yazdığı ve Onur ünlü’nün yönettiği, Ahmet Mümtaz Taylan, Ali Atay, Köksal Engür, Serkan Keskin, Mehmet Usta, Osman Sonant, İştar Gökseven, Ayşe Selen, Ege Tanman, Cengiz Bozkurt, İpek Türktan, Güliz Gençoğlu, Nalan Kuruçim, Berk Sarıbay gibi oyuncuların görev aldığı bir başyapıt adeta :). Yapımcılarının çok önemsediğini düşünmesemde birçok defa en iyi komedi dizisi, en başarılı dizi, en iyi oyuncu ödüllerini almış bir dizi. Gelelim artık şimdi diziye :).

Aslında diziyi izlemeye başladığım günden beri o kadar çok güldüm, o kadar çok ağladım, o kadar çok şey öğrendimki  nerden başlamam gerektiğini bilmiyorum :). Evet ya mesela şurdan başlayabiliriz, bir komedi dizisinde gözünden yaşlar boşanarak ağlamak, çok garip geliyor değilmi kulağa. Evet ama işte bu dizide hem gülüp hem ağlıyosunuz, ve bunları sadece birkaç dakika içinde bile yaşayabiliyorsunuz.  Yada dizi bazen o kadar öğretici oluyorki bilmediğiniz şeylerden bahsedip bilgilendirebiliyor, sosyal mesajlar veriyor, evet yine bunları komedi dizisinde yapıyor. Bazen iğneleyici oluyor, bazen eleştirici oluyor. Yani anlayıcağınız dizinin içinde hayata dair herşeyi bulabiliyorsunuz. Hatta hayatın ta kendisini yaşıyorsunuz.

Diziyi izlerken bazen gülme krizleri geçirebileceğiniz sahneler olabiliyor. Ve bunları orijinal absürt  tarzda espirilerle sağlayabiliyorlar. Dizinin kendine has en belirgin özelliğide bu belki, farklı birşeyler yapmaya çalışıyorlar yeni birşeyler yapmaya çalışıyorlar ve bunu çok iyi başarıyorlar.

Biraz karakterlerden bahsetmeliyim sanırım. Öncelikle Mecnundan başlamalıyım. Tam anlamıyla bir hayta mecnun, işi gücü olmayan, açık öğretimi bitirmek için uğraşan ancak bitiremeyen çok orijinal bir insan 🙂 karakteri Ali Atay canlandırıyor. Ve dizinin süper müziklerinide seslendiriyor. Müziklerden bahsetmişken, diziyi çok farklı yapan bir diğer özelliği ise sıkca farklı ve etkileyici müziklerin kullanılması. Bazılarını paylaşmalıyım sanırım.

İsmail abiyle devam edelim isterseniz 🙂 Serkan keskin’in canlandırdığı karakter , boş gezen, her gördüğü işe atlayan ancak hiçbirini beceremeyen, çok komik ama aynı zamanda  çok duygusal bir karakter 🙂

Erdal bakkalımız var tabi bide 🙂 Cengiz boskurt canlandırıyor karakteri. Bencil, kendinden başkasını düşünmeyen, paragöz, cimri… bir karakter erdal bakkal 🙂 evet çok fazla saydım kötü özellik ama öyle ne yapabilirim 🙂 Ama bunca şeye rağmen kendini mahalleye sevdirmeyi başarmış bir karakter. Mahallenin çok fazla bedduasını almasına rağmen hala dimdik ayakta durabilen birisi 🙂

Aslında size diziyle ilgili o kadar çok şey anlatabilirimki. Sayfalarca yazıp hiçde sıkılmam. Ama  şimdilik benden bu kadar. Diziyle ilgili ne kadar şey aktarabildim bilmiyorum ama diziyi izlemiyorsanız size tavsiyem en kısa sürede 1. Bölümü açın ve izleyin, gerisini zaten izliyeceksiniz buna eminim 🙂

Sokaklar

Sokakların sesi,sessizliği,neşesi,kederi…

Bugün kulak kesildim her gün adımlarımın çiğnediği sokaklara.Ne kadar da içlenmiş meğer dinleyenim yok diye…

Yürüyorum,

Sokak kulağıma fısıldarken,minik adımlarla ilerliyorum.İnsanlar geçiyor bir,iki,üç,beş,on derken sayamaz oluyorum.Kimi dalgın,kimi mutlu,kimi de hüzün bulutlarını almış göz bebeklerinin içine;her biri bastıkları yerde iz bırakıyor,sokağımın hatıra defterine.

Kavgalardan yere düşen birkaç kelime,

Kalp kırıklarından geriye kalan iki parça,

Sevgiliye vedanın ardından akıtılan bir damla göz yaşı,

Ufaklığın simit yerken dökülen kırıntıları,

Sıcaktan bir ağacın gölgesine kıvrılmış kedi,

Ve zihnimden akıp gidenler…

Ne çok şeyi saklıyor bağrında bu sokaklar.Kimi zaman beyaz beyaz bulutlar oluyor mutlu bir çifte ve bazen de kızgın bir adama volta attığı hapishane köşesi.

Ayrılık ve vuslat yeri,

Hanginiz geçipte bir sokaktan kavuşmadınız sevgiliye ve hanginizin canım dediği sokağın bittiği yerde kaybolmadı.Gidenleri götürür,gelenleri de getirir.Hatta bir de ayağına kadar gelip ‘Buyur uzakları sana getirdim’  der.

Dur durak bilmez hep teyakkuzdadır o.Hiç uyumaz sokaklar,uyumamalı da.Hep sesini duymalıyız;bize kendini anlatan o sesini.

Sokaklar sessiz olursa,şehir sessiz olur,

İnsanlar susar,beklenenler gelmez,

Çocuklar büyümez,sevdalar yeşermez,

Sokaklar sessiz olursa

Simitçi ölür,simitçinin oğlu yetim kalır,

Eskilerinde manası kalmaz eskicilerinde,

Bağırmaz o bilindik sesiyle,

Ovarlokçü geçmez kapının önünden,

Öğrenemez daha minicik çocuklar bu muhterem(!) kelimenin ne olduğunu.

Netice de sukut kaplar şehri,sokaklar çekilir aradan.Koca koca dünyalar evlere sığdırılmaya çalışılrsa…

Hayır!Onlar gitmez hiçbir yere.Yürüyebildiğim yere kadar bitmez ve önünden geçmediği hiçbir ev,hayat kalmaz.Dost olur,anne,baba,kardeş,sevgili hatta ev olur bazen evsizlere.Ama hep orada olur.Ben de vefa borcumu ödemek için yürüyorum.Adımlarımın ritmiyle ses katıyorum nağmelerine.En güzeli de ne biliyor musunuz?Gidebildiğiniz yere kadar sizin ve duyabildiğiniz kadar çok konuşur,anlatabildiğiniz kadar çok dinler.Yalnızlığınıza saygı duyar,kimsesizliğinize kimse olur…

Sokaklar,sadık dostum,sevincim,kederim,tebessümlerim,hüzünlerim;siz konuşun ben dinlerim.

Hayal Şehirden Terennümler

Güneşin kendini çekmesiyle beraber tüm kirlerin, sancıların ve acıların ortaya çıktığı, geceleri sarhoş naralarıyla şenlenen bir şehirden yazıyorum. Yazmak benim derdim.

Güneş birazdan terk-i diyar edecek. İlkokul çocuklarının yanlış ezberi yeniden can bulacak. Güneş doğudan doğduğu gibi batıdan batacak.

Saat mesai bitimi anını gösterdiğinde sinesine hüzün çökmüş, yorgun insanlar evlerine dolmak üzere makineleşmekten tiksinecekler. Kimi cebindeki anahtarla, kimi ona kapıyı açan umutlu, umutsuz, mutlu, mutsuz yani yüzüne bakıldığında ne halde olduğu anlaşılan bir kadınla karşılanacak yahut adamla.

Bir çocuk. Tüm yaşamı sokakta geçmiş, geçiyor, geçecek olan. Adını sokak çocuğu koyduğumuz. Öpülesi kirli elleri, ellerinden temiz yüreği olan. Sokağın misafir odasına atacak kendini. En güzel köşeye dayayıp sırtını, ya avuç açacak boynu bükük, ya cam silecek yalvar yakar. Vicdanı oralarda bir yerlerde olup, merhamet duygusunun m’sini taşıyanların verdiği üç kuruşla üç gün tok uyumaya çalışacak; kendi üç kuruş etmeyen üç günlük dünyada.

Tüm bunlar yaşanırken arızalanmış sayılacak bir trafik ışığı. Dalgınlığı ve kafa karışıklığı üzerinde olan bir adama ve günlerdir evden çıkmamış, renklerin ne ifade ettiğini unutmaya yüz tutmuş bir kadına…

Ardından bacası tütecek bir evin ve diğerinin yıkılacak. Biri kollarını açarken mutluluğa, öbürü hüzne satacak kendini. Birbirine yakın olan iki evden biri düğüne biri yasa koşacak anlaşılan.

Ve şehre daha bir ağırlık çökecek.

Gök kubbe hamal olmuş da tüm arş sırtındaymışçasına!

Bir adam adresini bilmediği bir yatakta geçirecek gecesini. Gireceği günahları mübah sayarak kendine… Ne de olsa tanrının unuttuğu adam o. Sol yanında kalem tutam mahlukat yok veya mahlukata inancı. Yağmur yağar mı bilinmez!

Bir kadın önceki gün girdiği günahtan temizlenebilmek için kırk kat yıkanacak, üzerinden sıyrılan kirli su toprağa değecek. Kadın tüm zamanları kul edecek duasına. Yağmur yağar mı bilinmez!

Sarhoş adamın narasıyla yırtılacak o an gece. Sokak ağırlayacak dibini gördüğü yetmişliklerin sayısı gün geçtikçe artan, ama ne diye içtiği bilinmeyen adamı. Bir küfür dökülecek dilinden, savrulup kelimelerden biri adama, biri kadına değecek. Küfür, ibadeti gibi onun geceleri.

O an küfre bir bebek uyanacak. Ağlayışında “Uyanın insanlar!” telaşıyla. Tatlı rüyasından irkildi ya beklediği sıcak kucağı annesinin. Sesi kısılana kadar bekleyecek. Ve aynı sabırla çivisi çıkmış dünyanın ne menem bir şey olduğunu bekleyecek.

***

Dünya.

Bir öküzün boynunda yahut tepsi gibi dümdüz!

Ne büyük yalanmış…

Ne olduğu aşikâr; bilmeyi bilene!

Dünya. İnsanlar. Biz.

Dünya döndükçe dönüp duran, kısırlığın göbeğinde biz.

Mayası aynı olup, adı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan.

Farklı şehirlerde aynı “şeyleri” tekrarlayan.

-bitmez-

***

Bu yazıya bir son gelsin istenmedi.

Böyle uzayıp gitsin. Gittiğim yollar kadar. Gecenin karanlık derinliği kadar. Hissettiğim kadar. Kafamın içinde oluşan kurgu kadar. Lakin  sınırı olamayan dünyada sınırı olan çok şey var…

Madem bitecek dedim, kalemin durduğu yerde Turgut Uyar başlasın istedim ve en çok yakışırdı bu hayal fabrikasyonu yazıya.

H. A. / Eylül 2012