Nazım’ın Mutluluğu

Güneş ellerime dokundu
Gözlerim mavi ve sarı arasında
Mutluluk!
Ne karşımda duran insan fikri
Ne arkamdaki muhabbet
Mutluluk!
Güvercinlerin saat kulesi üzerinde, gibi,
Kar taneleri ahengi, porteler üzerinde
Savrulması, 8 mi 9 mu ama
Kocaman camlar arkasındaki
Kocaman mavi gözler.
Kahkahaya eşlik eden beyaz kar dişler.
Rüzgarda, derin bir nefes alırken
Oksijenin burnunda çıkardığı sestir
Mutluluk!
Sonu gelmeyen kelimelerin toplamındaki gizem.
Nazım’ın daha orta çağında iken hayallerinde gizli
Mutluluk!

 

Konuk Yazar : Can Tosun

Selam Olsun

Merhaba… Evvela bir topluluğa girerken selam edelim dostlara. Bundan böyle ben de nacizane bir kaç kelam edip; sizlere gönül sofrasından ikramda bulunacağım.

Selam olsun, diyelim ilk önce, içimizdeki muhabbeti dile döksün diye. İnsan dediğin senli, benli; o ya da bu şekilde birlikte değerli. Bazen sıcak bir tebessüm, bir dost eli veya bir selam sesi; kişileştirir yalnız etten, kemikten olan bedeni. Bu yüzden mana katmak için cana, paylaşmalı bir gülüşü, bir tutuşu ya da bir duyuşu. Doğan güneşi paylaşmalı mesela “günaydın” diyerek, sokakları paylaşmalı birlikte adımlarıyla çiğneyerek, başlangıçlarını ve de coşkularını selam ederek…

Selam olsun dostlara, dost gönlü taşıyanlara, ardımızda kalanlara, önümüzde olanlara, gönlü titreyenlere, yüreği dillenenlere, yol tutturup gidenlere, “Nereye gidiyorum ben?” diyenlere, dünyaya kazık çakmışlara, erkenden göçüp gitmişlere; yanmışlara da selam olsun, yanarken yaralanmışlara da, yolda kalmışlara, yoldan çıkmışlara ve tüm yoldan geçenlere selam ederim.

Yeter kardeşim, utanmasan uçan kuşa selam edeceksin, demeyin! Gerekirse ona da ederiz. Neticede gök kubbe altında yaratılmış iki candan ibaretiz. Hem bir defa ötecekse o bülbül benim için, ben niye olmayayım ki gül onun için. Eğer bir can taşıyorsa karşımdaki, muhatabımdır daha ne ararım ki. Sen ver de o canlar aynasından dönmezse varsın o düşünsün. Yansımazsa sesin, gülüşün ya da bakışın üzülme; belki de o ayna kirlidir. Bakanı gösteremeyecek, bir yansıtıcı olduğunu fark edemeyecek kadar kirli. Ama olsun yine de etraf tertemiz yansımalarla dolu; tebessümlerin neşeye gark olup büyüdüğü, küçücük selamların derin muhabbete dönüştüğü, bakanın güzelliklere büründüğü aynalar, canlar var.

Fazla iyimser gelebilir, ama ne yapalım böylesi daha makul benim için. Karanlıkları yazmak yerine, koyu siyahlıkların içindeki yıldızları görmek daha cazip geliyor bana. Önümü göremiyorum diye ağlamaktansa, kulak kesiliyorum gölgelerin sesine ve ellerimle yoklayıp hükmetmek istiyorum gecelere. Sonunda günün doğacağını bildiğim karanlık gecelere…Gerçeğin kıyısından uzaklaşmadan; iyiliğin, güzelliğin dalga dalga büyüdüğü denizlere açılmak niyetim. Küçük sandalım, iki küreği ve güneşin ufka değdiği yer sahip olduğum servetim. Bunlar oldu mu bana yeter, şimdi giderken tekrardan gelmek üzere “eyvallah” der, derya denize, suyun altındakilere ve üstündekilere selam ederim!

görseller :

insanvekainat.blogspot.com / olcaytoyigit.wordpress.com

Destek Beklerken…

Bugün kağıdım ve kalemimle dertleşmek istedim sadece birazcık. Onlar ne olursa olsun dinliyorlar. Belki çözüm bulamıyorlar sorunlara doğrudan, ama inanın sorunların çözümünde dolaylı olarak çok yardımları oluyor. İşte ben de bugün yine o eski ama çok vefalı iki dostla dertleşmek istedim bu sebepten.

Bugünlerde sıkça yaşadığım bir şeyden dert yanacağım sizlere. Bir işe girişirsiniz, onun için uğraşır çabalarsınız, daha iyi nasıl yaparım diye düşünür ve bunun için yeni adımlar atarsınız. Buraya kadar herşey normal, çünkü bu kişisel bir uğraşı, istemek ve yapmak. Ancak bunları yaparken yanınızda birilerinin olmasını istersiniz.  Size destek olacak, sizin amacınıza ulaşmanıza yardımcı olacak insanlar. Beklersiniz bunu gerçekten. Sizinle birlikte aynı şey için ter döken insanların olması, kendinize güveninizi artırır, hatta azim ve kararlılığınızı da. Dışarıdan bakınca doğru ve normal olan da budur bence.

Ancak son zamanlarda benim doğruma uymayan şeyler yaşıyorum. Destek olmayı bırakın, köstek olan insanlarla karşılaşıyorum. Garip geliyor bana, anlam veremiyorum. Belki benim yapabileceğim bir davranış olmadığı için  garip, belki de başka bir şey ama gerçekten olması gereken bu olmadığı için garip. Çünkü bazen gerçekten yanındakilerin desteğini alman gerektiğini hissediyorsun. Bazen tek başına başaramayacağın işler olduğunun farkına varıyorsun. Umarım çok geç olmadan bazı dostlar da bunun farkına varır.

Unutmadan söylemem lazım. Çünkü hep unutulup, arada kaynar yanındakiler. En başından beri destek olan, yanımda olan, hiç kimse yok muydu, tabii ki vardı. Hem de henüz ortada hiçbir şey yokken, ne olacağını bilmeden destek olanlar. Yani benim doğrumu doğru bilenler. Hepsine selam olsun…

“Daha Gencim.”*

Dünyanın bütün tavanlarına lanet olsun. Arka üstü yatmaktan usandım.

9. Hariciye Koğuşu

Sen sormadan söyleyeyim. Yandaki, köprünün denize bakan tarafına geçmiş, intihar etmek üzere olan bi’ adam. Evet, yerdeki bu döküntüler bana bu çağrışımı yaptı. Hayır, intihara meyilli değilim. Sadece, gerçekten benzemiyor mu? Hem biraz melankolinin ne zararı var? Uğruna şiirler yazılan, ışıkları altında aşklar yaşanan yıldızlar bile, aslında şu an göründükleri yerde, göründükleri gibi değiller.

Bu sıkıcı tatilde, çöpe çevirdiğim zamanımı bazen derin düşünme için de kullandığım doğrudur. Mesela bir ara, hem de hiç alakasız bir ara, ‘zaman’ hakkında düşünürken buldum kendimi. Ve o düşünmelerim sonucunda anladım ki, aslında ‘zamanın geçmesi’nin kaynağı biziz. Zamanı biz geçiriyoruz. Biz tüketiyoruz. Hatta biz sömürüyoruz. Mesela, bir buçuk ay kadar önce, tatil zamanımın gelmesini ‘çok’ istiyordum. ‘Çok’un anlamını biliyor musun? Onu da sömürüyoruz ama gerçekte ‘çok’, çok fazla.

Şimdiyse bu ‘mal hali’ vakitlerimin çabuçak geçmesini, beni bitkisel yaşamdan kurtaracak o günün gelmesini, kafamdaki yeni planları uygulamaya koyacağım yeni bir seneyi, daha verimli zamanları bir an önce yakalamayı istiyorum(Evet ne kadar uğraşsam da, ne kadar kıvırıp ‘okulun açılmasını istiyorum’ demekten kaçsam da, sen anladın, evet!). Zaman böyle böyle geçiyor işte. Biz geçsin istiyoruz, o da geçiyor. Daha fazla şey değil.

Bir yandan bilim-kurgusal olup, bir yandan ‘Bay HiçKimse’ çağrışımları yapan bu yazımı mazur gör sevgili ‘okuyan’. Son günlerim eski-yeni X-Men serilerini hatmetmekle geçti.

X-Men dedim de, şu evrimi-temel-alan-filmler’in, hatta evrimi temel alan her şeyin, kendinden ne kadar emin durduğunu sadece ben mi gözlemliyorum? Diğer bütün ihtimalleri toptan reddeden bir duruş söz konusu. Sahi, ihtimalle tahammül aynı kökten mi geliyor?!

Tıp fakültesinde henüz genetiğin dibine vurmadık, ‘nereden geldiğimiz’i henüz sorgulamadık, fakat ‘o an’ geldiğinde en çok tekrarlayacağım soru şu olacak: Genetik bilgilerimizin temelini gerçekten bir din adamına mı borçluyuz? bkz. Mendel Kalıtımı.

Ve ben sevgili Hipokrates, â’ları hayatım boyunca şapkalarından mahrum bırakmayacağıma söz veriyorum.

Şimdi de bu fotoğraf ne, diyeceksiniz. Bu, bahçemizdeki limon ağacının yeni, minik meyvesi. Neden burada? Çünkü dalında yeni meyve, dalında tomurcuk; saf mutluluktur. Paylaşalım istedim.

– – –

-Can’t you sleep?

-How can you tell?

-You’re awake.**

– – –

*Zeka küpünü eline alan kardeşimin(18) hiç başlamadan bırakırken kurduğu cümle.

**X-Men serisinden. İçinde uyku(suzluk) olan her şeye karşı (algıda)seçiciyim gibi.