Kız Kulesi

Çok sıradan değil mi? Ben şimdi yazacağım durmadan o eşsiz yeri,onun güzelliğini… tabiki tartışılmaz bile o eşsiz güzellik ,o harika manzara . ama bazen bakarken ona düşünürüm, acaba o neler düşünüyor bizim hakkımızda, içinden geçen duyguları neler…

Evet ya onunda duyguları olmalı, oda hissetmeli ona karşı duyulan sevgiyi, saygıyı… yoksa bunca güzelliğinin taşından ,kiremitinden olduğunu söylemek çok büyük yanlış olur bence…

Ondaki güzelliği görmek onu hissetmekte bence, neler düşündüğünü anlayabilmekte saklı. Yoksa denizin ortasındaki bir taş yığını olmaktan öteye geçemez.

Peki o ne düşünüyor? Bunu düşündüm uzun uzun onun karşısına geçip oturmuşken. Baktım şöyle bir o yanına bir bu yanına. Öncelikle gözüme yılların getirmiş olduğu yorgunluk ilişti, ama bir o kadarda olgunluk tabiki…  Dimdik ayaktaydı bütün heybetiyle. ‘hey gidi hey kimler geldi kimler geçti’ der gibiydi adeta. Onu anladığımı söyledi bana bir anda ne olduğunu anlamaya çalışırken konuşmaya başladı benimle.  Konuştuk uzun uzun, İstanbul aşığı olduğundan bahsetti bana , herkes onu izlerken oda İstanbulu izlermiş hayranlıkla. Bana güzel yerlerinide bir bir anlattı mutlaka  git dedi birçok yer için.

Ve sonrasında beni doğrularcasına insanlar onu seyrederken onlarla bir bağ kurma çabasından bahsetti bana ki bugüne kadar hep başarmış bunu. Evet bingo. Bende öyle düşünmüştüm, aksi bir durum düşünülemez zaten. Bu güzellik duyguların, hislerin güzelliği olabilirdi yanlızca. Bu konuda fikir birliğine varmamız beni çok sevindirdi.

Sonra yalnızlığından bahsetti, bu kadar tanınmış bir yalnız olmaktan. Tek derdi vardı aslında oda yalnızlık. Evet bende hak verdim anlattıklarına , hergün yüzlerce kişi seni izleyip izleyip gidiyor. Ne bir hatır soran oluyor nede birşeye ihtiyacı olup olmadığını soran…

Ama biz çok iyi anlaştık onunla. Bana daha sık gelmemi tembihledi sıkı sıkı. Daha neler konuştuk neler ama söz verdim kimseye anlatamam onları şimdilik bu kadar. Merak ederseniz eğer birgün gidin oturun karşısına bakın size neler anlatacak neler…

Ya da Gökkuşağından Kaymak Mesela

“Papatyalardan taç yapmak ilk günki anlamına bürünür, masum ve beyaz. ‘Nutuklar irad etmesi gereken kaza kaymakamı’nı nihayet anlarsınız. Hani şu kırlara çıkan… Ceketinin düğmelerini çözmüş, boyun bağını gevşetmiş. Otlara yüzü koyun uzanmış da çimen sapı çiğneyerek şiirler yazmaktadır. Bir yerlerde homurtulu ve ciddi bir kalabalık onu beklemektedir.” (*)

Herhalde gecenin bu vaktinde önümde kendilerini beynime kazımamı bekleyen ders notları, iki gün sonra sınav varken, ” O bana herseyi unutturur!” diye gittiğim İstanbul’dan dün sabah dönmüş, buralara ayak uyduramazken (Neden ‘buralar’ da, bir şehir ismi değil? Cevap veriyorum, çünkü yine gördüm ki İstanbul şehirse, gerisi başka birşeyler.), yüzümü böyle gevşetecek, beni böyle çocuksu bir sevince boğabilecek nadir manzaralardan biri bu kaymakam olurdu, mümkünse şayet.

Ya da bir uçan balon şenliğinde olmak? Hoş, ben uçan balon resmi görünce bile yüzüm yayılıyor, bi’ aptal gülüyorum. Ama fena mı olurdu? Yüzümü çevirdiğim her yer rengârenk. Dünya ve onun bütün saçmalıkları metrelerce aşağıda. Griye daha uzağız, maviye daha yakın. Teknik olarak oksijen yoğunluğu daha fazla. Bir de çekim yasası malum, henüz gökyüzünde asılı şehirler inşa edemiyoruz, onu ‘kirletecek’ teknolojiyi henüz yakalayamadık, çatılara, çimentoya ve tekerleklere ve siyah dumanların göz hizasında oluşuna oldukça yabancı o.

Nasıl bir psikoloji, nasıl bir halet-i ruhiyedir, alıntıladığım yazar bana ‘çimlere uzanmış afacan kaymakam’ çiziyor, ben ona küresel ısınma veriyorum. Neyse, tekrar pembeleşiyor ortam, tamam.

On-onbeş sene öncesine de gidebiliriz, tek derdi öğle uykusuna yatmaya tüm varlığıyla direnmek olan yaramazlar olabiliriz. Ben biraz daha farklıydım gerçi. Bizim evde öğle uykusu yoktu. Ben okula gidince çizgi filmleri kaçırdığım için ağlardım. Şimdi hâlâ, eksildiğini asla düşünmediğim bir heyecanla, Şirinler’i arıyorum; şu 3D olan değil, televizyonda parça parça izlediğimiz, içinde gerçek insan oynamayanından. Tom ve Jerry izlemek ve Jerry’den yana olmak, Tom’la dalga geçmek istiyorum ayrıca. Bir de Sevimli Üçüzler var. Açıkçası bayılıyordum ben onlara. Şimdi nette aratınca 0-3 yaş grubuna(!) hitap eden versiyonları çıkıyor, delleniyorum. Benim izlediklerimde her bölümde farklı bir masala sızıp akışı değiştiriyorlardı, veya tam tersi, tam hatırlamıyorum.

Ya da yaz gelebilir artık, ne dersiniz? Tamam, bahar olsun, ben de sevmiyorum aşırı güneşi. Bana çizdiği resim şu çünkü, sanki uzaylılar dünyayı istila edip, hepimizi makinelere bağlıyorlar ve bütün enerjimiz hücrelerimizden emiliyor, vakumlanmış gibi oluyoruz. Muhtemelen az önce gelmiş geçmiş en çarpıcı “güneş çarpması” tanımını yaptım. Ama şımarmak yok, hemen toparlıyorum; ‘yaz gelsin’den kasıt, ‘artık soğuk olmasın’dan ibaret. Artık montları ve botları ve kazakları kaldıralım. Hani çok fazla şey değil istediğim, hemen parmak arası terlikle gezelim demiyorum Allah’ım; azıcık kuş sesi, bi’ parça da beyaz çiçekler açmış erik ağaçları, bi’ de sağda solda tek tük papatya, bi’ de sokaklara dökülmüş insanlar. Kazık kadar olmuşken bile, hazirandan önce dondurma yerkenki o tatlı huzursuzluk, o ‘annemler anlarsa’ korkusu…

(*) İlk paragraf, Nazan Bekiroğlu”nun  ‘Mayıs İhtilâli’  isimli yazısından alıntılanmıştır.

Aşka Dair Öte Yandanlar

Aşk güzel şey deriz,buz gibi akan sudan kana kana içmek,yağmurdan sonra toprak kokusunu ciğerlerine doldurmak,ellerini kesen ayazda içini ısıtan bir fincan kahve,ya da uzun ve yorucu bir günün ardından sıcacık bir yatak gibidir sanki.Böyle deriz,aşk deyince böyle şeyler gelir insanın aklına.Fakat birini düşünmek ve beklemek,hep üzülmek ya da saf mutluluk,elindeki her şeyi feda edebilmek yahut gözünden sakınmak değil aşk,karışık şey…Aşıksan eğer,merhamet duymazsın sadece,nefret edersin,zarar vermek istersin yerine göre.Kavuşalım da mutlu olalım değildir tek arzu,bazen ayrı düşmek,acı çekmek,kendinden ve sevginden bezmektir aslında istediğin içten içe,kendine itiraf etmesen de…

Sevgi,merhamet,nefret,yalnızlık,haset deyince bir şey gelir insanın aklına…Aşkın tanımı yoktur,bir duygu değildir oysa;duyguların birleşimi,bütünleşimi hatta çarpışması ve karmaşasıdır…Aşk kelimesinin telaffuzunda bile bir sertlik,bir hışım vardır.Arzuyu da barındırır içinde,düşmanlığı da…Aşkın rengi de krmızıdır bu yüzden,yalnızca gülün rengi olduğundan değil;aşka rengini veren kandır aynı zamanda.

Bir adam ve bir kadın vardır,aşıktırlar fakat bir arada kalamazlar,kadın adamı öldürmeye kalkar hatta.İkinci kadın girer araya ve o zaman yakalarlar uyumu,o zaman tutarlar birbirlerini sıkıca,anlarlar birbirlerinin kıymetini kopmak üzereyken tam da.Eksik olan tuzdur ikinci kadın,öyle tanımlarlar.Aşkta bazen tuza da ihtiyaç vardır işte,şeker değildir yalnızca…

Ne aşkla tam olur insan,ne de aşk olmayınca…Aşk rahatsızlık verir,içinde çığlıklar yankılandırır,sığamaz insan yere göğe.Bitsin ister çoğu zaman,kafamı dinleyeyim der,huzuru böyle bulacağını sanır,aldanır.Aşk olmayınca ise kurtulmak istediği,zamanında batan tüm o dikenlerini geri ister.Sevgili değildir her zaman özlenen,aşk duygusu da özletir kendini acısıyla,tatlısıyla…Budur işte aşk,dedim ya;ne aşkla tam olur insan,ne de aşk olmayınca…

Varlığım

Bilinmezlik diyarında süregelen bir alışkanlık gibi varlığım. Şuan buradayım, mevcudum, mevcut düzenin bir parçasıyım. Bilmek istediğim çok şey, görmek istediğim çok gerçek var.

Varım, yokluğun istikametsizliğinde adımlıyorum. Doğuyor, yaşıyor ve ağır çekim ölüyorum. Dündü geçti, bugün de geçiyor, her şeyi yarından bekliyorum. Dünyaya körü körüne bağlanmam da bundan. Acaba kim daha bağnaz burada, varlıkla yokluk arasında fark arayan aklım mı, geçmişle geleceği baş göz etmeye çalışan şimdi mi?

Çarklar dönüyor, hayat devam ediyor. Ve kenarda durmuş, bir tesadüf dileniyorum hayattan. -Onca doğru kelime arasında yanlış olanı buluyor kalemim. ‘Tesadüf’ kök salmış bir zehir gibidir. Sebepleri bilmiyor olmam tevafukları tesadüf yapmaya yetmez.

Varım, varlığımın omuzlarıma yüklediği sorumluluğu taşımakta zorlanıyorum. Yokluğu çağırıyorum. Yokluk çekiyor, yokluğa saklanıyorum. Yavaştan pes ediyorum. Yok olmayı istemek bir çeşit pes ediş değil midir zaten? Yokmuşum gibi yapınca varlığımın getirdiği sorumluluklardan kurtulur muyum?